İlk Müslüman Öğretmen Geldiğinde Tibet

El-Salit bin Abdullah el-Hanefi Tibet’e vardığında, hali hazırda imparatorluk sarayı tarafından desteklenen iki dinî gelenek bulunuyordu: “Bön” denilen gelenek ile Budizm. Birincisi Tibet’in yerli inancını teşkil ederken, ikincisi ülkeye Tibet’in ilk imparatoru Songtsen Gampo (hükümdarlık dönemi 617 – 649) tarafından getirilmişti. Geleneksel Tibet anlatılarına göre, ikisi arasında büyük bir rekabet bulunuyordu. Fakat modern bilimsel çalışmalarda duruma ilişkin daha karmaşık bir tablo sunulmaktadır.

Örgütlü Bön Dini ve Yerli Tibet Geleneği

Bön, on birinci yüzyıldan sonrasına kadar örgütlü bir din haline gelmemiş olup, bu dönemde artık Budizm’le pek çok özelliği paylaşır olmuştur. Ondan önce Budizm öncesi yerli Tibet geleneği, ki buna bazen kafa karıştırıcı şekilde “Bön” de denir, öncelikli olarak imparatorluk cenazeleri ve antlaşmaların imzalanması için tam teşekküllü kurban törenleri düzenlemek gibi imparatorluk kültünü desteklemeye yönelik ayinlerden oluşuyordu. Bu gelenek bazen kehanet sistemlerini, astrolojiyi, zararlı ruhları yatıştırmaya yönelik şifa ayinlerini ve bitkilerle tedaviyi de içeriyordu.

Tarihsel literatüründe örgütlü Bön dininin kökenleri Tagzig’in (Tib. sTag-gzig) doğu ucundaki efsanevi Olma-lungring (Tib. ‘Ol-mo lung-ring) diyarından gelen bir öğretmen olan ve bunu uzak, ırak geçmişte Zhang-zhung’a (Tib. Zhang-zhung) getiren Shenrab’a (Tib. gShen-rab) dayanmaktadır. Zhang-zhung, başkenti batı Tibet’te kutsal Kaylas Dağı’nın yakınlarında bulunan eski bir krallıktı. Bazı modern Rus alimleri dilbilimsel analize dayanarak, Olmo-lungring’i eski batı İran’daki Elam, Tagzig’i de Baktriya’ya karşılık gelen Tacik ile özdeşleştirirler. Bön’ün Budizm’e yakın yönlerinin Songtsen Gampo’dan öncesine dayandığı şeklindeki Bön savını kabul eden bu alimler, sistemin ilk kuruluş saikinin MS ilk bin yılın başlarında Zhang-zhung’u belki de Hotan veya Gilgit ve Keşmir’den geçerek ziyarete gelen Baktriyalı bir Budist ustadan ileri geldiğini öne sürerler. Zhang-zhung geleneksel olarak bu iki komşu bölgeyle yakın ekonomik ve kültürel ilişkilere sahipti. Bön anlatısını kabul eden bu alimler, söz konusu ustanın Zhang-zhung’a geldikten sonra pek çok Budistvari özelliği yerli ayin pratikleriyle birleştirdiğini söylerler.

Başka alimler ise Bön’ün kendi kökenine ilişkin anlatısını pek çok etmeni kaynaştıran bir on dördüncü yüzyıl yorumu olarak görürler. Buna göre Bön’ü doğusuna yayan Olmo-lungring, Moğolistan’a Budizm’i getiren Tibet’e koşuttur ve kelime anlamıyla “Kaplanlar ve Leoparlar Diyarı” olan Tagzig de, vahşi Moğol ülkesi ile daha önceki Kitanların bir bileşimidir.

Fakat “Tagzig” (“tazi” veya “tazig” olarak okunur) Kalachakra literatüründe Hint Kökenli olmayan İstilacılar için kullanılan Sanskritçe tayi teriminin Tibetçe harflerle yazılmış şekliydi. Sanskritçe tayi de Arapça veya Aramice tayy (çoğul: tayayah, tayyaye) kelimesinin veya bunun Modern Farsça formu olan tazi’nin fonetik yazılımıdır. Tayyayah, İslam öncesi Arap aşiretleri Tayy’idin en güçlüsüydü ve dolayısıyla da “tayayah” Süryanice ve İbranicede MS birinci yüzyılda Araplar için kullanılan genel bir isimdi. Bunun modern Farsça formu tazi ise söz gelimi İmparator Songtsen Gampo’nun çağdaşı olan son Sasani hükümdarı III. Yezdigirt (hükümdarlık dönemi 632 – 651) tarafından İran’ın Arap istilacılarına referansla kullanılan terimdi.

Zhang-zhung’da tagzig formunun, İran’ın yanı sıra Baktriya’yı da kapsayan Sasani İmparatorluğu’nun (226 – 650) ilk döneminde kullanılan Orta Farsça “tazig” kelimesinden türetildiği söylenebilir. Sonuçta Sasaniler sadık Zerdüştilerdi ve Baktriya’daki Belh de Zerdüşt’ün doğum yeriydi. Ayrıca, Sasaniler Baktriya’da yüzyıllardır yerleşik bulunan Budizm’e karşı hoşgörü gösteriyorlardı. Erken Bön geleneği Budizm’in yanı sıra Zerdüşti ikiciliğe de benzeyen pek çok özelliğe sahip olduğundan, Bön’ün Budizm’e yakın yönlerinin İmparator Songtsen Gampo’dan öncesine dayandığı ve Tagzig’den türediği şeklindeki Bön savı akla yatkın durmaktadır.

Ne var ki Songtsen Gampo’dan önceki Zhang-zhung’un Sasaniler tarafından Sasani egemenliği altındaki topraklardaki Araplar için kullanılan bir kelimeyi benimsemiş olması tuhaf görünmektedir. Zhang-zhung’un Tagzig kelimesini bizzat Araplara referansla kullanmış olma olasılığı oldukça düşüktür. Sonuçta Arap Emevîleri İran’ı Sasanilerin elinden ancak 651’de, Baktriya’yı 663’te, Soğd’daki Buhara’yı da bundan birkaç sene sonra alabilmiştir. Bu, İmparator Songtsen Gampo’nun Zhang-zhung’u ele geçirmesinden birkaç on yıl sonradır. O halde, Tagzig kelimesi Songtsen Gampo öncesi Zhang-zhung’da kullanılmış ve daha sonra Tibetçeye geçmişse, bunun ancak daha sonra Arapların egemenliğine giren veya Tibetlilerin daha sonra Araplarla savaştığı İran kültürel bölgelerine referansla kullanılmış olması mümkündür. Bu pek olası değildir.

Bundan daha olası görünen bir açıklama ise, sekizinci yüzyılın başında Tibetliler Baktriya’daki Araplarla gerçekten temas halindeyken Tagzig kelimesini onlardan öğrenmiş olmaları, Tibet sarayındaki Bön fraksiyonunun bu ismi alarak geriye dönük olarak dinlerinin çıktığı bölge olan Baktriya’ya uygulamış olmalarıdır. Bu kuram Bön dininin Baktriya kaynaklarından türediği varsayımıyla çelişmez.

Ayrıca Tagzig kelimesinin kökenine ilişkin bu kuram doğru olsaydı, o zaman Tibetçede benimsenmesinin bu terimin Sanskrit Kalachakra literatüründe Sanskritçe tayi kelimesini tercüme etmek için kullanılmasından öncesine dayanması gerekir. Kalachakra literatürünün Sanskritçeden Tibetçeye ilk çevirileri ancak on birinci yüzyılın ortalarında yapılmış olup, bu literatürde Tagzig kelimesini içeren ilk Tibetçe tercümeler ise Tibet’te ancak 1964 yılında çıkmıştı.

Dokuzuncu Haritayı: Erken Tibet
Dokuzuncu Haritayı: Erken Tibet

Songtsen Gampo’nun Zhang-zhung’la İlişkisi

Songtsen Gampo, Tibet’in merkezindeki küçük bir krallık olan Yarlung’un (Tib. Yar-klungs) otuz ikinci hükümdarıydı. Krallığını yayma ve Baktriya sınırlarından Han Hanedanlığı’nın sınırlarına ve Nepal’den Doğu Türkistan’ın sınırlarına kadar uzanan muazzam bir imparatorluk kurma sürecinde Zhang-zhung’u da ele geçirdi. Tarihsel kayıtlara göre, Zhang-zhung da bir zamanlar bütün Tibet platosunu kaplıyordu. Fakat düştüğü sırada sınırları dahilinde yalnızca batı Tibet bulunuyordu.

Şimdilik Zhang-zhung’un sınırlarının nerelere kadar uzandığı, Zhang-zhung imparatorluğunun doruk noktasında bu Budiszm’e yakın özelliklerinin varlığı ile bunların olası kökeni meselelerini bir kenara bırakalım. Yine de Songtsen Gampo’dan önce gelen Yarlung krallarının mezarlarından edinilen kanıtlara dayanarak, en azından Zhang-zhung saray ayinleri sisteminin imparatorun ana vatanı ile batı Tibet’te ele geçirdiği topraklarda paylaşıldığını makul olarak varsayabiliriz. Budizm’in aksine, Zhang-zhung ayinleri yabancı bir inanç ve pratik sistemi olmayıp pan-Tibet mirasının ayrılmaz bir parçasını teşkil ediyordu.

Songtsen Gampo, siyasi ittifaklarını ve kendi iktidarını istikrara kavuşturmak için önce Zhang-zhung’dan, daha sonra hükümdarlığının geç dönemlerinde de Tang Hanedanlığı’ndan ve Nepal’den prenseslerle evlendi. Zhang-zhung prensesiyle evlendikten sonra prensesin son Zhang-zhung kralı olan babası Lig-nyihya’yı (Tib. Lig-myi-rhya) öldürttü. Bu, imparatorluk kültünün yerli ayin desteğinin kendisine ve hızla büyüyen ülkesine odaklanmasını sağladı.

Budizm’in Takdimi

Songtsen Gampo, Han Çinlisi ve Nepalli karılarının etkisiyle Tibet’i Budizm’le tanıştırdı. Bununla beraber, Budizm bu dönemde ne kök saldı ne de genel halka yayıldı. Bazı modern alimler imparatorun Nepalli karısının tarihsel gerçekliğinden kuşku duymaktaysa da, döneme ait mimari kanıtlar bu dönemde en azından belli bir derecede de olsa bir Nepal etkisinin mevcut olduğunu göstermektedir.

Bu yabancı inancın varlığının başlıca göstergesi, İmparatorun Bhutan da dahil olmak üzere, topraklarının çeşitli noktalarında özel olarak seçilmiş geometrik meydanlara yaptırdığı on üç Budist tapınağıdır. Tibet sırt üstü yatan bir dişi şeytan olarak tasavvur edildiğinden, tapınakların inşa edildiği alanların dişi şeytanın bedenine uygulanan Çin akupunkturu kurallarına göre son derece dikkatli bir biçimde seçilmesiyle, Songtsen Gampo kötücül ruhların kendisinin egemenliğine halel getirecek her türlü etkisini bertaraf etmeyi amaçlamıştı.

On üç Budist tapınağından en büyüğü imparatorluğun başkentine 130 kilometre mesafede bulunan ve daha sonra “Lhasa” (Tib. Lha-sa, Tanrıların Yeri) olarak bilinecek alana inşa edilmişti. Buraya bu dönemde “Rasa” (Ra-sa, Keçilerin Yeri) deniyordu. Batılı alimler İmparatorun geleneksel tanrıları gücendirmemek için tapınağı başkente yaptırmamaya ikna edildiğini ileri sürer. Bu Budist tapınaklarında kimlerin görev yaptığı kesin olarak bilinmemekteyse de, bunlar muhtemelen yabancı keşişlerdi. İlk Tibetli keşişler bundan ancak bir buçuk yüzyıl sonra manastır düzenine katılmışlardır.

Din tarihlerinin İmparatoru Budist inancının bir abidesi olarak betimlemelerine ve Budist ayinlerinin kuşkusuz İmparatorun onuruna yapılmalarına rağmen, bunlar imparatorluk sarayı tarafından desteklenen yegane dinsel tören biçimi değildi. Songtsen Gampo sarayında yerli gelenekten gelen rahipler ve soylular bulunduruyor ve Rasa’daki ana tapınakta yerli tanrıların heykellerinin Budist heykellerinin yanı sıra yerleştirilmesini salık veriyordu. Selefleri gibi, Songtsen Gampo ve haleflerinin tümü de Yarlung’a Budizm öncesi eski pan-Tibet dinî usulleri uyarınca gömülmüştür. Kendinden neredeyse altı yüzyıl sonra gelen Cengiz Han gibi Tibet İmparatoru da yalnızca kendi yerli geleneğine değil, Budizm’e, yani gücünü artıracak ve imparatorluğuna fayda sağlayacak ayinler sunabilecek yabancı bir dine de kucak açıyordu.

Hotan Alfabesinin Kabulü

Songtsen Gampo’nun siyasi gücünü artırmak için yabancı icatları kullanma politikasının bir diğer kanıtı, Tibet dili için bir yazı kabul etmesidir. Zhang-zhung’un Hotan, Gilgit ve Keşmir’le olan köklü kültürel ve ekonomik ilişkilerinden istifade eden İmparator, bölgeye Tonmi Sambhota’nın (Tib. Thon-mi sambhota) başkanlık ettiği bir kültür heyeti göndermiştir. Bu heyet Keşmir’de Hotanlı usta Li Chin’le (Tib. Li Byin) görüşmüştür. Hotan anlamına gelen Tibetçe Li kelimesi, bu ustanın menşe ülkesini açıkça ortaya koymaktadır. Li Chin’in yardımıyla heyet, Tibetçeyi yazıya dökmek için Hint Düz Gupta yazısının Hotan uyarlamasına dayanan bir alfabe meydana getirmiştir. Tibet tarihsel anlatıları yeni yazının oluşturulduğu yeri modelinin menşeiyle karıştırır ve yazılı Tibetçenin Keşmir alfabesine dayandığını ileri sürerler.

Modern Tibetli alimler, bu gelişmeden evvel, Zhang-zhung’un hali hazırda bir yazıya sahip olduğunu ve Tibet el yazısı harflerinin temelinin de bu olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Fakat Zhang-zhung yazısının modeli de Hotan alfabesi olmuş olsa gerektir.

Anlatılana göre, Songtsen Gampo yeni yazıyı iki yüzyıl önce Hindistan’dan bir hediye olarak Yarlung’a ulaşan Sanskritçe bir Budist metnin tercümesini yaptırmak için kullanmıştır. Fakat bu dönemdeki başlıca tercüme faaliyeti Çin astroloji metinleri ile Çin ve Hint tıp metinlerinin tercümelerinden oluşuyordu ve bu da oldukça sınırlıydı. İmparator yazı sistemini öncelikle sahadaki komutanlarına askerî içerikli gizli mesajlar göndermek için kullanmıştır. Bundan önce aynı amaçlar için Zhang-zhung’da yazılı şifreli mesajlar (Tib. lde’u) gönderme âdeti bulunuyordu.

“Bön” Denilen Muhalif Fraksiyon

Tibet imparatorluk sarayındaki bir fraksiyon Songtsen Gampo’nun Budizm’i himaye etmesine ve ona güvenmesine karşıydı. Kuşkusuz imparatorun ana tapınağı imparatorluğun başkentinde, hatta Yarlung Vadisi’nde bile yaptırmama kararında da bu fraksiyonun mensuplarının parmağı bulunuyordu. Daha sonraki Tibet tarihleri bunlara “Bön” dininin taraftarları der. El-Salit’in ziyaret ettiği dönem de dahil olmak üzere, bir yüzyıldan uzun bir süre boyunca bu fraksiyon imparatorluk politikasına kuvvetle karşı koymuştur. Müslüman din adamının Tibet’teki başarısızlığı bu bağlamda anlaşılmalıdır. Fakat Budizm’e karşı çıkıp daha sonra hiç şüphesiz İslam’ın kayıtsızlıkla karşılanmasından sorumlu olan bu “Bön” taraftarları kimlerdi? Ve bu düşmanlıklarının sebepleri neydi?

Tibetli alimlere göre, bön kelimesi ruhani güçleri kontrol etmekte kullanılan efsunlu sözler demektir ve kehanet, astroloji, şifa ayinleri ve bitkisel tedaviyi içeren on iki parçalı bir sistemi ifade eder.

Bön on birinci yüzyıla kadar örgütlü bir din değildi. Bazı alimlere göre, Tibetçe bön kelimesi o zamanlar kehanet, astroloji, şifa ayinleri ve bitkisel tedaviden ibaret dört geleneksel sanatı içeren Budizm öncesi yerli inanç ve ayin sistemi için kullanılmıyordu bile. Bu kelime yalnızca imparatorluk sarayındaki özel bir fraksiyon için kullanılıyordu. Bu Bön fraksiyonuna yerli gelenekten gelen belli rahipler (Tib. gshen) ve bunlarla ilişkili özel soylu grubu dahil olmakla beraber, bu grubun belirleyici özelliği benimsedikleri dinsel inanç değil, öncelikle siyasi konumlarıydı. Yerli kehanet geleneklerinin sarayın hem içinde hem dışında, hatta bizzat İmparator da dahil olmak üzere, “Bön taraftarları” denmeyen taraftarları bulunuyordu. Sarayda esasen bu dört geleneksel sanata istinat etmeyen “Bön” soyluları vardı. Hatta yerli gelenekten gelmekle beraber bu fraksiyona dahil olmayan rahipler de vardı. Söz gelimi, sarayda imparatorluk kültünü destekleyen ayinler icra edenler ve İmparatorun ölümü üzerine, geleneksel imparatorluk cenaze törenlerini gerçekleştirenler bulunuyordu. Sarayın dışında da zararlı ruhları yenmek için kehanet veya şifa ayinleri gerçekleştirenler vardı. Bunlardan hiçbiri “Bön mensubu” olarak görülmüyordu.

O halde “Bön” grubu saraydaki çıkarcı grupların imparatorluk karşıtı, muhafazakar ve her şeyden önemlisi, yabancı düşmanı bir fraksiyonuyla sınırlıydı. Bunlar iktidarı kendi ellerine geçirmek isteyen muhalif bir fraksiyondu. İmparator’a karşı olduklarından, imparatorluğun gücünü artıracak her şeye, bilhassa da yabancı icatlara doğal olarak karşıydılar. Dolayısıyla, bu fraksiyonun yabancı ayinlere ve inançlara yönelik husumeti, daha sonraki Tibet Budist tarihlerinin ileri süreceği gibi, yalnızca bir dinsel hoşgörüsüzlük ifadesi değildi. Budist karşıtı politikaları uyarınca verdikleri öğütleri haklı çıkarmak için dinsel gerekçeler göstermiş olabilseler de – söz gelimi, herhangi bir Budist unsurun varlığı geleneksel tanrıları öfkelendirir ve felaket getirirdi – bu durum yerli dinsel geleneği illa ki bütünüyle destekledikleri anlamına gelmiyordu. Sonuçta “Bön” fraksiyonuna İmparatoru desteklemek için yerli ayinler gerçekleştiren rahipler dahil değildi.

“Bön” denilen fraksiyonun Budist karşıtı tutumu ayrıca Zhang-zhung’da başkaldırının işareti de değildi. Muhalefeti oluşturan yerli rahipler ile bunları destekleyen aristokrasi kuşkusuz Zhang-zhung’dan gelen yabancılar olmayıp Tibet’in merkezinden geliyorlardı. Zhang-zhung, imparatorluğun bütünleşik bir siyasi bölgesi değil, işgal altındaki bir bölgeydi. Liderlerinin imparatorluk sarayının güvenilir mensupları olarak hizmet etmiş olmaları pek olasılık dahilinde değildir.

Kısacası, daha sonra Müslüman din adamının ziyaretine kayıtsız kalınmasında rol oynayan Budist karşıtı sözde “Bön” fraksiyonu ne dinsel ne bölgesel olarak tanımlanan bir gruptu. Yarlung’daki imparatorluğa karşı olup kuvvet politikası gerekçeleriyle hareket edenlerden oluşuyordu. Tibet imparatorunun siyasi konumunu güçlendirebilecek, kendi statülerini zayıflatabilecek ve geleneksel tanrılarını gücendirebilecek her türlü yabancı bağlantıya karşı geliyor ve mani oluyorlardı. Songtsen Gampo’nun ölümünden sonra dahi, bu fraksiyonun yabancı düşmanlığı büyümeye devam etti.

Sonraki İki Tibet İmparatorunun Hükümdarlıkları

Tibet sarayındaki yabancı düşmanı fraksiyonun önsezisi bir sonraki Tibet imparatoru Mangsong-mangtsen’in (Tib. Mang-srong mang-btsan, hükümdarlık dönemi 649 – 676) hükümdarlığının ilk yılları sırasında Tang Hanedanlığı’nın Tibet’i işgaliyle doğru çıkmış oldu. Han Çinli kuvvetleri Rasa’ya kadar ulaşıp, sonunda püskürtülerek yenilgiye uğratıldılar.

Mangsong-mangtsen, hükümdarlığının sonraki yıllarında imparatorluğu daha da genişletmek isteyen bir diğer fraksiyona mensup güçlü bir nazırın etkisi altındaydı. Bu nazır, Tibet’in kuzey doğusunda Hotan tarzı bir Budizm benimsemiş bir Budist krallığı olan Tuyuhun’u ve yine Hotan kültürel bölgesine dahil olan Kaşgar’ı aldı. 670’te Hotan’ın kendisini fethederek Tarım Havzası’nın Turfan dışında kalan vaha devletlerinin kontrolünü eline geçirdi. Hotan kralı Tang imparatorluk sarayına kaçtı ve orada Çin imparatoru ona Tibetliler karşısında gösterdiği direnişten dolayı takdirlerini sunarak destek verdi.

Hotan anlatılarına göre, Tibetliler vaha devletinin fethi sırasında çok fazla yıkıma yol açmış olup, buna Budist manastırlarına ve kutsal mekanlarına zarar verilmesi de dahildir. Fakat bundan kısa süre sonra, Tibetliler yaptıklarından pişman olarak Budist inancına büyük bir ilgi göstermişlerdir. Ne var ki bu dinsel anlatı, pek çok Budist tapınağı ve anıtını yıktıktan sonra pişman olup Budizm’i benimseyen Kral Ashoka’nın model alındığı bir eklenti olabilir. Bununla beraber, bazı Batılı alimler Tibet’in Budizm’le ilişkisinin güçlenmesini bu noktaya bağlarlar. Budizm Tibetliler arasında zaten güçlü olmuş olsaydı, Hotan manastırlarını yakıp yıkmaz, onurlandırırlardı.

Hotanlıların Budist teknik kelime hazinesini her hecenin etimolojisiyle verme tarzını benimseyen Tibetliler böylece birkaç seçilmiş Hotan Budist metnini alarak tercüme etmeye başlamışlardı. Alimlerin aynı zamanda daha önce Sanskritçeden Tibetçeye çevrilmiş olan bir Hint tıp kitabını da Hotancaya tercüme etmeleri itibarıyla, kültürel temas iki yönlü olarak cereyan ediyordu. İmparatorluk sarayı bu denli güçlü yabancı bağlantılar kurarken, yabancı düşmanı muhalif grubun kaygıları da tekrar artmaya başlamıştı.

Sonraki Tibet imparatoru Tri Dusong-mangjey (Tib. Khri ‘Dus-srong mang-rje, hükümdarlık dönemi 677 – 704) ile bu önceki nazırın grubu arasındaki güç savaşı Yarlung sarayını son derece zayıflatmıştı. Tibet, Tarım devletleri üzerindeki askerî ve siyasi hakimiyetini kaybetti fakat güney vahalarında kültürel varlığını korumayı sürdürdü. Tibet İmparatorluğu ise hâlâ hırslıydı. 703’te Tibet, Doğu Türkleriyle Tang Hanedanlığı’na karşı ittifak kurdu.

İmparatoriçelerin Saltanatı

Bu dönemde Çin İmparatoriçesi Wu (hükümdarlık dönemi 684 – 705), müstakbel Buddha Maitreya olduğunu ilan ederek Tang Hanedanlığı’nı kısa bir süre için yerinden eden bir darbeye önderlik etti. Tibet’in ana kraliçesi, İmparator Tri Dusong-mangjey’in annesi Trima Lo (Tib. Khri-ma Lod), kuzey doğu Tibet’te yalnızca Tuyuhun etkisi sebebiyle Hotan Budizm’ine sempatisi olmakla kalmayıp, Tang Hanedanlığı’yla da yakın ilişkileri bulunan güçlü bir kavimden geliyordu. İmparatoriçe Wu ile iletişim içerisindeydi ve 704 yılında oğlu Tibet imparatoru öldüğünde torununu tahttan indirerek dul imparatoriçe olarak 712’deki ölümüne kadar hüküm sürdü. İmparatoriçe Wu ile anlaşarak Han Çinli prensesi Jincheng’i (Tib. Chin-ch’eng) o sırada daha küçük bir çocuk olan ve aynı zamanda Tri Detsugten (Tib. Khri lDe-gtsug-brtan) olarak da bilinen torunu Mey-agtsom’a (Tib. Mes ag-tshoms) gelin olarak Tibet’e getirtti. Prenses Jincheng sofu bir Budistti ve Tibet sarayındaki hanımlara ders vermesi için yanında Han Çinli bir keşiş getirdi.

Yerli rahiplerden ve soylulardan oluşan yabancı düşmanı fraksiyon bu gelişme karşısında son derece huzursuz oldu. Bunların saraydaki etkisi Songtsen Gampo’nun zamanında olduğu gibi, şimdi bir kez daha Han Çinlisi Budist keşişler yüzünden tehlikeye girmişti. Fakat bu sefer söz konusu tehdit daha büyüktü zira yabancılar bu kez bizzat başkentteydiler. Bir kez daha imparatorluğun gücüne güç katmak için davet edilmiş bu yabancı dinin doğaüstü güçleri karşısında, altmış yıl önce orta Tibet’in Tanglar tarafından işgalinde olduğu gibi yerli tanrılarının intikamından korkuyorlardı. Fakat “Bön” fraksiyonunun o an için bekleyip uygun fırsatı kollamaktan başka yapacak bir şeyi yoktu.

Çin sarayıyla dostane ilişkiler içinde bulunan dul İmparatoriçe Trima Lo böylece Tibet’in askeri hırslarına farklı bir yön vererek, 705’te bu sefer Emevî Araplara karşı Gandhara ve Baktriya’daki Türki Şahlarla ittifak kurdu. Dul İmparatoriçe 712 yılında vefat edip de tahta Mey-agtsom (hükümdarlık dönemi 712 – 755) geçtiğinde henüz reşit değildi. Dolayısıyla, merhum dul İmparatoriçe gibi İmparatoriçe Jincheng de Tibet sarayında kuvvetli bir nüfuz uygulamaya başladı.

Tibet-Emevî İttifakı

Bu arada Batı Türkistan üzerindeki güç savaşı devam ediyordu. Arap komutan Kuteybe Baktriya’yı Türki Şahların elinden geri aldıktan sonra, Tibet 715’te taraf değiştirerek kısa süre önce savaştıkları Emevî kuvvetleriyle ittifak kurdu. Böylece Tibet birlikleri Arap komutanın Fergana’yı Türgişlerden almasına ve Türgişlerin elinde bulunan Kaşgar’a ilerlemeye hazırlanmasına yardım ettiler. Tibetlilerin Türki Şahlarla, sonra da Emevîlerle ittifak kurması kuşkusuz Tarım Havzası’nda yeniden askerî, ekonomik ve siyasi bir varlık tesis etmek umuduyla Baktriya’da bir tutunma noktasına sahip olmak için yapılan bir hamleydi. Eylemlerinin ardındaki neden kazançlı İpek Yolu ticareti vergileriydi.

Tibetlilerin daha önce Emevîlere karşı Baktriya’yı savunmak için Türki Şahlarla kurdukları ittifakın, sözde “Bön” fraksiyonunun burayı Bön’ün ana vatanı Tagzig’le özdeşleştirmesinden ve buranın başlıca manastırı Nava Vihara’yı olası saldırılardan koruma isteğinden kaynaklandığını ileri sürmek cazip gelebilecek bir açıklamadır. Ne var ki, bu dönemde Bön’ün örgütlü bir din olduğu ve Bön fraksiyonunun da dinsel olarak tanımlanmış bir grup olduğu şeklindeki iki yanıltıcı öncülü kabul etsek bile, bu sonuca varmak mümkün değildir. Bön inancının kimi yönleri itibarıyla kökeninde Baktriya Budizm’i olmuş olsa bile, Bön taraftarları bu özellikleri Budist özellikler olarak kabul etmiyordu. Esasında Bön’ün daha sonraki taraftarları Tibet’teki Budistlerin pek çok öğretileri kendilerinden intihal ettiklerini iddia etmiştir.

Dolayısıyla, Tibet sarayındaki Bön fraksiyonu Baktriya’da bir “kutsal savaş” gütmüyordu. Dahası, Baktriya’nın kaybedilmesinden ve Nava Vihara’nın tahrip edilmesinden sonra Tibetlilerin Baktriya’da Budizm’i savunmaya devam etmeyip müttefik değiştirerek Müslüman Araplara katılmasının da gösterdiği gibi, Budistler de böyle bir kutsal savaş peşinde değillerdi. Tibetlilerin dış politikasının ardında yatan birincil motivasyon kaynağı din değil, siyasi ve ekonomik çıkarlarıydı.

Tibet’e Giden Müslüman Heyetinin Analizi

Tibet sarayı, Emevî müttefiklerini gücendirip ilişkilerini riske atmamak için, Halife II. Ömer’in ısrarıyla 717 yılında bir Müslüman öğretmeni davet etmeyi kabul etmişti. Fakat bunun İslam’ın doktrinlerine gerçek bir ilgi duymalarıyla pek ilgisi bulunmuyordu. En iyi ihtimalle, İmparatoriçe Jincheng bunu İmparator Songtsen Gampo’nun başta Budizm’i gördüğü gibi, yani imparatorluğun konumunu güçlendirebilecek yeni bir doğaüstü güç kaynağı olarak görmüş olabilir. Tibet sarayındaki muhafazakar rahipler ve soylular ise Arap din adamına karşı düşmanca davranmış olmalıdır. Yine imparatorluk kültünü güçlendirecek, kendi güçlerini zayıflatacak ve Tibet’in başına felaketler açacak bir yabancı etkisinden korkmuş olacaklardır.

O halde Müslüman öğretmenin Tibet’te kayıtsızlıkla karşılanması öncelikle Tibet sarayındaki muhalif fraksiyonun yaydığı genel yabancı düşmanı atmosferden kaynaklanıyordu. Bu İslam-Budizm veya İslam-Bön arasındaki dinsel bir çatışma değildi. Bu fraksiyon neredeyse yirmi sene boyunca Budizm’e düşman olmuştu ve olmaya da devam ediyordu. İslam’a yönelik tutumlarının bu yabancı düşmanlığı eğilimine nasıl uygun düştüğünü görebilmek için Tibet’te bundan sonra yaşanan olaylara kısaca bir göz atalım.

Tibet’teki Hotan’dan Gelen Mülteci Keşişler

İmparatoriçe Wu’nun tahttan çekilmesiyle, Tang Hanedanlığı 705 yılında tekrar başa geçti. Fakat durum ancak İmparatoriçenin torunu Xuanzong’un (Hsüan-tsung, hükümdarlık dönemi 713 – 756) hükümdarlığı sırasında istikrara kavuştu. Bu yeni ve güçlü imparator, büyükannesinin başlattığı harekete olan desteği zayıflatmak için Budist karşıtı bir politika güttü. 720 yılında, Tang İmparatorunun bir anti-Budist sempatizanı Hotan’ın yerel Budist kralını indirerek tahta oturdu. Büyük bir dinsel zulüm başladı ve pek çok Budist ülkeyi terk etti. Beş yıl önce Emevîlerin Nava Vihara’ya verdikleri zarar yüzünden Hotan’a büyük bir Baktriyalı mülteci keşiş akını olmuş olduğundan, Baktriya’da yaşadıkları travmanın tekrarlanmasından korkarak Hotan’dan ilk kaçanların bunlar olduğunu varsaymak yanlış olmaz.

725’te İmparatoriçe Jincheng, Hotan’dan ve Han Hanedanlığı’ndan gelen mülteci Budist keşişlerin Tibet’e sığınmalarını sağlayıp, bunlar için bir tanesi Rasa’da olmak üzere yedi manastır yaptırdı. İmparatoriçenin attığı bu adım saraydaki yabancı düşmanı nazırları iyice çileden çıkardı. İmparatoriçe 739 yılında bir çiçek salgınında öldüğünde, bunu ülkedeki bütün yabancı keşişleri Tibet’in geleneksel Budist müttefiki Türki Şahların egemenliğindeki Gandhara’ya sürmek için fırsat bildiler. Tanrılarının yine gücendiklerine ve intikam aldıklarına kani olan nazırlar, bu büyük salgına yol açan şeyin Tibet’te yabancıların ve yabancı dinsel törenlerin varlığı olduğunu ilan ettiler. Gandhara keşişleri göndermek için makul bir tercihti çünkü Türki Şahlar kuşkusuz keşişlerden pek çoğunun geldiği yer olan Baktriya’ya da hükmetmişlerdi. Nihayetinde çok sayıda keşiş, Gandhara’nın Uddiyana bölgesinin kuzeyindeki dağlık Baltistan bölgesine yerleşti.

Bu yabancı düşmanı fraksiyonun gücü on altı sene sonra 755’te Tang Hanedanlığı’na ve Budizm’e olan kuvvetli eğilimi sebebiyle İmparator Mey-agtsom’u öldürdüklerinde doruk noktasına ulaştı. Bundan dört yıl önce, Tang kuvvetlerinin büyük bir bozguna uğrayarak Batı Türkistan’dan atıldıkları yıl İmparator, Budizm hakkında daha çok bilgi edinmek için Han Hanedanlığı’na bir Tibet heyeti göndermişti. Heyete Tang sarayına gönderilmiş eski bir sefirin oğlu olan Ba Sangshi (Tib. sBa Sang-shi) önderlik ediyordu. Tang İmparatoru Xuanzong’un 755’teki bir ayaklanma sırasında tahttan indirilmesi, “Bön” fraksiyonunun, Mey-agtsom’un çılgınlığına bir son vermeyip bu seferin devamı olarak Tibet sarayına kuşkusuz daha fazla Han Çinli keşiş çağırmasına engel olmazlarsa, yalnızca güçlerini kaybedeceklerinden değil, aynı Tang Hanedanlığı’nda olduğu gibi kendi ülkelerinde de felaketlerin baş göstereceğine kesin surette ikna olmasına neden oldu. Bu sebeple, İmparatoru öldürttükten sonra, Tibet’te Budizm’e karşı altı yıl sürecek bir zulüm dönemini başlattılar. O halde imparatorluk sarayının Müslüman bir öğretmen davet etmesine rağmen Tibet’in İslam’a yönelik kayıtsızlığı, Tibet’in kendi içindeki bu siyasal-dinsel kavganın tarihinde yaşanan olaylara eklenen bir diğer halkadan ibaretti.