Dört Yüce Hakikat: Genel Bir Bakış

Herkes hayatı boyunca sorunlar ve mutsuzluk deneyimler. Tarih boyunca acıyla mücadele etmek için çeşitli yöntemler önerilmiştir. Günümüzde İnternet birçok felsefi yaklaşıma anında ve kolay erişim sağlamaktadır. Burada, 2500 yıl önce Buddha’nın geliştirdiği özgün yaklaşımı inceleyerek neden acı deneyimlediğimize ve yaşamlarımızda huzur ve mutluluğu nasıl bulabileceğimize göz atacağız.

Giriş

Budizm’i ilk kez incelerken Dört Yüce Hakikat konusundan başlamak iyi olur. Bu iyi bir başlangıç noktasıdır zira Buddha da öğretilerine bununla başlamıştır. Buddha’nın zamanında pek çok dini ve felsefi sistem bulunuyordu ve günümüzde daha da fazla sayıda spiritüel öğreti ile karşı karşıyayız. O halde, Budizm’i incelerken, Budist yaklaşımının ayırt edici yönünü saptamaya çalışmak son derece önemlidir. Kuşkusuz, Budizm’de başka sistemlerle ortak olan pek çok öğreti bulunur: örneğin iyi olmak, nazik olmak, sevecen bir kimse olmak, kimseye zarar vermemek ve saire. Budizm iyilik, sevgi ve şefkat geliştirmeye yönelik yöntemler bakımından son derece zengin olsa da bunları hemen her dinde, her felsefede buluruz ve öğrenmek için illa Budizm’e bakmamız gerekmez. Budist öğretilerdeki diğer hususları kabul edip etmediğimizden bağımsız olarak tüm bu yöntemlerden faydalanabiliriz.

Fakat “Budizm’e özgü olan nedir?” diye soracak olursak, o zaman Dört Yüce Hakikate bakmamız gerekir. Dört Yüce Hakikat tartışması dahilinde bile, diğer sistemlerle ortak olan pek çok husus buluruz.

 “Yüce Hakikat” ifadesini düşündüğümüzde, bunun oldukça tuhaf bir tercüme eseri olduğunu söylemeliyim, ‘yüce’ sözcüğü belki akla bir tür orta çağ aristokrasisi getirir [İngilizce’de kullanılan terimin bir yan anlamı da ‘soylu’luktur, çn.] ama bu aslında farkındalık ve idrak derecesi yüksek seviyede olanlara yapılan bir atıftır. Dolayısıyla Dört Yüce Gerçek ile anlatılmak istenen aslında gerçekliği kavramsal olmayan bir şekilde görmüş olanların hakiki kabul ettiği dört gerçek olmasıdır. Bunlar hakiki gerçekler olduğu halde, çoğu kişinin pek de anladığı söylenemez hatta çoğu kişi bunların farkında bile değildir. 

İlk Yüce Hakikat

İlk hakiki gerçeğe genellikle “acı çekmek” denir. Buddha yaşamlarımızın acıyla dolduğunu ve sıradan mutluluk dediğimiz şeyin bile beraberinde pek çok sorun taşıdığını söylemiştir. “Acı çekmek” olarak tercüme edilen kelimeye bakacak olursak, Sanskritçede bunun karşılığı “duhkha”dır. Sukha mutluluk, duhkha mutsuzluktur. Dilbilimsel olarak ifade edersek, kha bir alandır, duh da önek olarak tatmin edici olmayan, hoş olmayan, hoşa gitmeyen demektir. Yargı içeren bir kelime olan “kötü” kelimesini kullanmak istemiyorum ama o minvaldedir. Duhkha sözcüğü bu alanla ilgili bir sorun olduğu anlamına gelir. Burada alandan kastımız bütün zihinsel alanımız, yaşamlarımızın alanıdır. Bu, hoş olmayan bir durum demektir.

Peki bunun hoş olmayan tarafı nedir? Öncelikle, büyük bir acı çekeriz: acı, mutsuzluk, üzüntü. Bunu hepimiz anlayabiliriz ve herkes bundan kaçınmak ister, hayvanlar bile. O halde Budizm’in acının ve mutsuzluğun tatmin edici olmayan bir durum olduğunu ve en iyisinin bundan kurtulmak olduğunu söylemesinde çok da Budizm’e özel bir şey söz konusu değildir. İkinci türdeki acı ise değişimin acısıdır ve günlük sıradan mutluluğumuza ilişkindir. Peki buradaki sorun nedir? Sorun şudur ki bu türde mutluluk kalıcı değildir, sürekli değişir.

Sıradan mutluluk dediğimiz şey hakiki mutluluk olsaydı, o zaman bu mutluluğun ne kadar çoğuna sahip olursak, o kadar mutlu olurduk. Örneğin çikolata yiyince mutlu oluyorsak, saatler boyunca ne kadar çok çikolata yersek, o kadar mutlu olmamız gerekirdi ama tabii ki durum böyle değildir! Sevdiğimiz bir kimsenin elimizi okşaması örneğinde olduğu gibi, bunu saatlerce yaparsa, çok geçmeden hoş duygu geçer ve elimiz acımaya veya garip hissetmeye başlar. Bu sıradan mutluluğun değişen bir durum olmasından kaynaklanır. Ayrıca elbette, sıradan mutluluğumuza ilişkin olarak, buna asla yeterince sahip olamayız, bu bize asla yetmez; asla tatmin olmayız. Hep daha fazla çikolata isteriz; belki hemen derhal değil ama bir süre sonra yine yemek isteriz.

Bilirsiniz, “En sevdiğiniz yemekten keyif almak için ondan ne kadar yemek gerekir?” diye düşünmek son derece ilginçtir. Tek bir ısırığın, bir nebze tadını almanın yetmesi gerekir, fakat biz hep daha fazlasını isteriz. Bu türden, sıradan ve dünyevi mutluluğumuzu aşma sorunsalı da sadece Budist amaca özgü bir durum değildir. Öğretilerinde dünyevi hazları aşıp bir tür ebedî mutluluğun olduğu cenneti bulmayı salık veren pek çok din vardır.

Bir de üçüncü türde acı çekmek vardır ve işte bu özel olarak Budist bir mefhumdur; buna “her şeye yayılmış acı” veya “her şeye yayılmış sorun” denir. Bu sorun, yaşadığımız her şeye yayılır; bu da günlük yaşantımızın iniş çıkışlarının temeli olan, kontrolsüz olarak tekrarlanan yeniden doğuşlara ilişkindir. Diğer bir deyişle, sahip olduğumuz türdeki yaşamla, sahip olduğumuz türdeki zihinle ve bedenle, vs. tekrar tekrar yeniden doğmak ilk iki türdeki sorunun da temelidir. Bunlar elbette yeniden doğuş konusuna değinmekte; ki bunu daha sonra detaylıca öğrenebiliriz.

Elbette yeniden doğuşla ilgili öğretiler başka pek çok Hint sisteminde de vardır; o halde bu da Buddha’nın öğretilerine özgü ve yeni bir durum değildir. Fakat Buddha yeniden doğuşu ve bunun mekanizmasını kendi zamanındaki dinlerin ve felsefelerin açıkladığından çok daha derin ve farklı bir biçimde anlamış ve anlatmıştır. Buddha yeniden doğuş mekanizmasının nasıl işlediğine, zihinlerimizin ve bedenlerimizin acılara, mutsuzluğa ve sıradan mutluluğumuza ilişkin bu iniş çıkışları nasıl yaşadığına dair son derece eksiksiz bir açıklama sunmuştur.

İkinci Yüce Hakikat

İkinci Yüce Hakikat deneyimlediğimiz tüm bu mutsuzluğun gerçek sebebiyle ilgilidir. Bu noktada yeniden doğuş konusunu akla getirmeye gerek olmadan Buddha’nın basit ve mantıklı bir şekilde neyi açıkladığını anlamaya çalışabiliriz. Acı çekmekten ve sıradan mutluluktan bahsettik – bunlar çeşitli sebeplerden ileri gelir ama Buddha “hakiki sebepler”le ilgileniyordu. Mutluluk ve acının bizim için bir ödül ve ceza veya bu türden bir şey anlamına geldiğini zannedebiliriz ama Buddha hakiki sebeplerden bahsederken yıkıcı ve yapıcı davranışları kastediyordu.

Yıkıcı davranıştan kastımız nedir? Bu yalnızca zarara yol açmak mıdır? Aslında zarar vermekten bahsettiğimizde, başkalarına zarar vermekten veya kendimize zarar vermekten bahsedebiliriz. Dolayısıyla, davranışımıza dayanarak esasında bunun bir başkasına zarar verip vermeyeceğini kesin olarak söylemek çok zordur. Bir kimseye muazzam miktarda para verdiğimizi düşünün; bu kişi bunun sonucunda bu parayı ondan çalmak isteyecek bir başkası tarafından öldürülebilir. Amacımız onlara yardım etmek olabilir ama aslında bunun garantisi yoktur. Fakat kesin olan bir şey varsa, o da bazı davranışların kendimize zararlı olacağıdır. Buddha’nın yıkıcı davranıştan kastı buydu. Bu, kişinin kendi kendine zarar verdiği bir durumdur.

Bu, rahatsız edici duyguların etkisi altında hareket etmek veya konuşmak veya düşünmek anlamına gelir. Rahatsız edici duygular, adı üstünde, rahatsız ederler. İç huzurumuzu ve kendimize hakimiyetimizi kaybetmemize yol açarlar. Bu öfke, açgözlülük ve bağlılık, kıskançlık, kibirlilik, naiflik ve liste uzayıp gider. Düşüncelerimiz tamamıyla bu duygulara kapıldığında ve bunların etkisi altında konuştuğumuzda veya hareket ettiğimizde, bunlar bizim için mutsuzluk kaynağı olacaktır. Belki hemen değil ama uzun vadede mutsuz oluruz çünkü bu şekilde devam etmeye yol açan bir eğilim geliştirmeye sebep olurlar.

Öte yandan, bu rahatsız edici duyguların etkisi altında olmayan davranışlara yapıcı davranışlar deriz ve bu yapıcı duyguların motivasyonu sevgi, şefkat veya sabır gibi daha olumlu duygular da olabilir.

Yapıcı biçimde davranmak mutluluk getirir. Zihnimiz daha huzurlu, daha sakindir. Kendimize biraz daha hâkim olmayı başarırız ve dolayısıyla aptalca şeyler söylemez veya aptalca davranmayız. Bu da derhal olmayabilir ama uzun vadede bu mutluluk ortaya çıkaracaktır. Ancak bunun temelinde aslen nasıl var olduğumuz, başkalarının nasıl var olduğu ve genel olarak gerçekliğe ilişkin naiflik bulunur.

Sıradan mutluluğumuz ve mutsuzluğumuz bize bir yargıcın veya dışsal bir figürün verdiği bir ödül veya ceza değildir. Bunlar neredeyse bir fizik yasası gibi doğal olarak sebebini izleyen sonuçlardır. Davranışsal neden ve etkinin temelinde yatan nedir? Bunun temeli zihin karışıklığımızdır, özellikle de kendimiz hakkında. “En önemli kişi benim; hep benim istediğim olmalı ve süpermarkette sıranın başına geçmeliyim; birinci ben olmalıyım” diye düşünürüz, vs. başa geçmek için hırslanır ve önümüzdeki insanlara öfkeleniriz. Birilerinin çok ağırdan aldığını düşünerek sabırsızlanır ve bu kişi hakkında kafamızda gerçekten hiç hoş olmayan düşünceler besleriz. Yapıcı bir şekilde davransak bile, bunun altında “ben”le ilgili pek çok zihin karışıklığı söz konusudur. Örneğin, başkalarına yardımcı olduğumuzda, bunu bizi sevmeleri veya karşılığında bizim için bir şey yapmaları amacıyla yaparız veya bunu bize ihtiyaç duyulduğunu hissetmek için yapıyor olabiliriz. En azından bir teşekkür bekleriz.

Bir kimseye bu şekilde yardımcı olmak bizi mutlu edebilse de bunun altında rahatsız edici bir şeyler vardır. Dolayısıyla, yaşayabileceğimiz mutluluk – belki hemen değil ama uzun vadede – bu türden mutluluk asla uzun sürmez. Tatmin edici olmayan bir şeye dönüşür. Bu da yaşamımız boyunca ve Budist bakış açısından, gelecek yaşamlarımızda da bu şekilde sürüp gider.

Biraz daha yakından baktığımızda ise her şeye dair zihin karışıklığımız olduğunu fark ederiz.  Örneğin bir kimseye o kadar âşık oluruz ki iyi niteliklerini büsbütün abartırız. Yahut birini hiç sevmediğimiz için o kimsenin hiçbir iyi tarafını göremeyecek şekilde olumsuz niteliklerini gözümüzde büyütürüz. Ne kadar sorgularsak, tüm deneyimimizin altında yatan o kadar çok zihin karışıklığı keşfederiz.

 Şimdi daha da derine indiğimizde ise, bunun temelinde yatanın kendi birtakım sınırlamalarımız olduğunu görüyoruz. Sahip olduğumuz bu zihin ve beden dolayısıyla sınırlamalar mevcuttur. Gözlerimizi kapadığımızda, dünyada sanki sadece ben vardır ve benden başka bir şey yoktur. Kafamızda da sürekli şu sesi duyarız ve sanki bu ses bir şeyin içindeki “ben”dir. Bu çok tuhaftır. Ancak bu sesle özdeşleşiriz de çünkü sürekli şikâyet edip duran da bu sestir: “Öne geçmeliyim; bunu yapmalıyım.” Sürekli kaygılanır. Kafamızın içindeki bu ses bize sanki bir şekilde herkesten bağımsız, özel ve eşsiz gibi gelir çünkü gözlerimizi kapadığımda, işte, bu ‘ben’den başka hiçbir şey yoktur.

O halde bu gerçekten de büyük bir zihin karışıklığıdır çünkü açıktır ki diğer herkesten bağımsız olarak var olmayız ve kimsenin gerçekte özel bir tarafı yoktur. Hepimiz insanız. Aklıma Antarktika’da hepsi de karın ortasında duran yüz binlerce penguenin görüntüsü geliyor. Peki içlerinden birini diğerinden daha özel kılan nedir? Aslında, hepsi aynıdır. Biz de öyleyiz. Muhtemelen penguenlere de bütün insanlar aynı görünüyordur! Pekâlâ, o zaman “Ne kadar da özelim ve herkesten nasıl da bağımsızım” diye düşünerek istediğimizin olması gerektiğini düşünür ve olmayınca da öfkeleniriz.

Temelde, zihnimizin ve bedenimizin donanımının bu türde zihin karışıklığına doğal bir eğilimi vardır. Bunu söylemek biraz tuhaf, ama sanki içimde bir “ben” varmış gibi – burada bu kafanın önündeki deliklerden dışarı bakıyorum. Arkada ne olduğunu göremiyorum. Ancak şimdi olanı görebiliyorum. Daha önceden olmuş olanı göremiyorum. Daha sonra geleni de göremiyorum. Bu oldukça sınırlı. Yaşlandıkça o kadar da iyi işitmemeye başlarız; bize bir şey söylerler ve doğru duyamayız, başka bir şey söylediklerini düşünüp kızarız. Eğer üzerinde düşünürsek bu aslında son derece gülünçtür.

İşte bu şekilde zihin karışıklığını sürekli kılacak bu türde bir bedenle, bu türde bir zihinle tekrar tekrar yeniden doğmamız her şeye yayılan sorunu teşkil eder. Bu zihin karışıklığı sebebiyle yıkıcı bir biçimde veya alışılageldik yapıcı tarzlarımızda hareket ederiz ve bu da mutsuzluğa, acılara ve değişimin sıradan mutluluğuna yol açar.

Esasında, daha derine bakacak olursak bu karmaşık bir süreçtir ve şimdi ayrıntısına girmeye gerek yok, ancak kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran yeniden doğuşa yol açan şey bu zihin karışıklığının ta kendisidir. Hakiki sorunlarımızın hakiki sebebi budur, bu zihin karışıklığı veya farkındalık yoksunluğu genellikle “cehalet” olarak tercüme edilir. “Cehalet” kelimesini sevmiyorum çünkü bir şekilde aptal olduğumuzu çağrıştırır ama sorun bu değildir, yani kelimenin istediğimiz yan anlamı bu değildir. “Farkındalık yoksunluğu” yalnızca kendimizin ya da diğer fenomenlerin nasıl var olduğunu bilmediğimiz anlamına gelir. Bu anlamda farkındalıktan yoksunuzdur. Örneğin, dünyadaki en önemli kişi olduğumuzu düşünürüz -evrenin merkeziyiz gibi ve bu gerçekliğin tam zıddıdır. Gerçek olan, hepimizin burada birlikte olduğudur. Aptal olduğumuzdan değil; bu beden ve bu zihin bizi böyle düşündürdüğü için.

Bunlara “Yüce Hakikatler” denmesi bundandır. Gerçekliği görenler bunu diğer herkesin gördüğünden farklı görürler. Hepimiz zihin karışıklığımızın ve bunun yol açtığı yansıtmaların gerçekliği gösterdiğini sanırız. Bunları hakiki olduklarına inanırız. Bunu asla gerçek anlamda düşünmemişizdir ama içgüdüsel olarak böyle gelir: “En önemli benim. Benim istediğim olmalı. Herkes beni sevmeli,” veya tam tersi, “Herkes benden nefret etmeli çünkü ben bir işe yaramam.” Bunlar hep aynı şeydir, biri yalnızca madalyonun diğer yüzünden ibarettir. Hakiki neden budur.

Üçüncü Yüce Hakikat

Üçüncü Yüce Hakikate “hakiki durdurma” diyebiliriz. Bu genellikle “hakiki sona erme” olarak tercüme edilir ve söz konusu zihin karışıklığından bir daha asla tekrarlanmayacağı şekilde kurtulmanın mümkün olması anlamına gelir. Hakiki sebep olan zihin karışıklığından kurtulduğumuzda ise hakiki sorunlardan da kurtuluruz: bu iniş çıkışlardan ve onların temelini oluşturan kontrolsüz olarak tekrarlanan yeniden doğuşlardan kurtuluruz. Böylece, “özgürleşme” denen şeyi elde ederiz. Sanıyorum ki hepiniz bazı Sanskritçe kelimelere aşinasınız, kontrolsüz olarak tekrarlanan yeniden doğuşlara Sanskritçede samsara, özgürleşmeye de nirvana denir.

Buddha’nın zamanında başka Hint sistemleri de samsara’dan kurtuluş hususundan bahsediyordu. Bu tema Hindistan’da son derece yaygındı. Fakat Buddha bu diğer sistemlerin hakiki sebebi tanımak konusunda yeterince derine inmediklerini görmüştü. Dolayısıyla, kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran bu sorunlardan kısa süreli olarak kurtulsanız bile, örneğin zihninizin çağlar boyunca esasında bomboş olduğu bir nevi cennet aleminde doğsanız bile, bu durum illa ki sona erer. O halde bu diğer sistemlerde tam olarak kurtuluşa erişmezsiniz.

Buddha hakiki durdurmanın yollarını öğretmiştir ve bu zihin karışıklığından bir daha asla tekrarlanmayacağı şekilde kurtulmanın esasında mümkün olduğunu anlayıp bundan emin olmak çok önemlidir. Aksi takdirde, bundan niye kurtulmaya çalışasınız? Eğer kafa karışıklığını tamamen durdurmakla ilgilenmiyorsanız çenenizi kapatıp bu zor durumu kabul ederek ondan en iyi şekilde faydalanmaya çalışabilirsiniz. Pek çok terapinin de nihai amacı budur: “Bununla yaşamayı öğren veya şu hapı iç.”

Dördüncü Yüce Hakikat

Dördüncü Yüce Hakikat genellikle “hakiki yol” şeklinde tercüme edilir ve Üçüncü Hakikati anlamamıza yardımcı olur. Kastedilen şey, geliştirdiğimiz takdirde özgürleşmeye götüren bir yol haline gelen bir zihin durumudur. Buna bu yüzden “zihin yolu” da denebilir ama bunu başka pek çok dile tercüme etmek oldukça güçtür.

Zihinlerimiz tamamıyla saçma yansıtmalarda bulunur ama bu yansıtmanın da pek çok düzeyi vardır. Bunun uç noktası şizofreni veya herkesin gerçekten bize karşı olduğunu düşündüğümüz paranoyadır. Yansıtmalar o kadar aşırı noktada olmayabilir: “Bu gördüğüm en harikulade çikolatalı pasta. Onu yersem gerçekten mutlu olacağım. Bunu gerçekten istiyorum.” Buraya gelirken uçakta benzer bir şey yaşadım. Bükreş’e gelirken yolda Viyana’da konakladım; Viyana, elmalı strudelin memleketidir; dünyadaki en iyi elmalı strudel Viyana’da olsa gerek diye düşündüm. Bir dilim ısmarladım. Dünyanın en nefis strudeli denemezdi. Benim strudelin nasıl olması gerektiğine dair yansıtmam tamamen saçmalıktı. Elmalı strudel diye bir şey var – yani strudel benim zihnimin bir yansıtması değildi ama benim zihnim onun var olma tarzını harikulade bir şey olarak ve onu yediğimde beni son derece mutlu edecek bir şey olarak yansıtmıştı.

Benzer şekilde, ben varım ve siz de varsınız. Budizm bizim var olmadığımızı söylemez. Fakat gerçekliğe, gerçeklikte hiçbir şekilde karşılığı olmayan bir var oluş tarzı yansıttığımızı belirtir. Şeylerin tek başlarına her şeyden bağımsız olarak var oldukları fikrine sahibiz ki bu imkânsız bir var olma tarzıdır. Her şey sebeplerden ve koşullardan kaynaklanır ve her şey sürekli değişir. Ancak biz bunu görmeyiz; yalnızca gözlerimizin önündekini görürüz. Örneğin birisiyle görüşmek üzereyizdir ama o kişi gelmez. Bu bize sanki öbür kişi berbatmış, bizi sürekli hayal kırıklığına uğratıyormuş ve bizi artık sevmiyormuş gibi gelir. Onun hayatının trafikte kalmış olma olasılığından, ofiste fazla mesaiye kalmış olma olasılığından veya kim bilir daha nelerden bağımsız olarak var olduğunu düşünürüz. Fakat her şey sebeplerden ve koşullardan kaynaklandığından, onun yalnızca kendi başına, her şeyden bağımsız olarak berbat biri olması imkansızdır. Yine de zihnimiz bunu bize böyle yansıtır ve bu yansıtmaya tutunup bırakmayız ki bu da öfkeye yani rahatsız edici duyguya sebep olur. O kimseyi bir sonraki görüşümüzde onu farklı bir şekilde görür, bağırıp çağırır ve durumu açıklama fırsatı bile vermeyiz. Bütün bu olup bitenler içerisinde son derece mutsuz ve bedbaht olanlar bizleriz ama, öyle değil mi?

Yani, biz varız ama bir şekilde var olma şeklimizin diğer herkesten özel ve bağımsız olduğunu düşünmek bütünüyle bir yansıtma ürünüdür. Zırvalıktır. Hiçbir gerçekliği yoktur. Gerçek bir şeyin bulunmayışına, bu yokluğa Budizm’de boşluk deriz, sıklıkla ‘var olmama’ olarak çevrilir. Buna karşılık gelen Sanskritçe kelime sıfır kelimesiyle aynıdır ve ‘hiçbir şey’ anlamına gelir, gerçek olabilecek herhangi bir şeyin yokluğu. Bu partnerimiz olan bir başka kimseye peri masalından fırlamışçasına mükemmel bir beyaz atlı prens veya prenses yansıtmasını yapmamız gibidir -bu imkansızdır. Bu şekilde var olan kimse yoktur ama biz hep onu ararız. O kişi bu beklentimizi karşılayamadığında da hayal kırıklığına uğrayıp bir başkasını aramaya koyuluruz, aradığımız şey imkânsız bir şey olsa da.  

O zaman hakiki zihin yolu, bütün bunların saçma olduğunu anlamaktır, yansıtmalarımızın karşılık geldiği hiçbir gerçeklik yoktur. Hakiki sebebe baktığınızda, acıların hakiki sebebi bu yansıtmaların gerçek bir şeye karşılık geldiğine inanmamızda yatmaktadır. Hakiki yol ise bunların gerçekte bir karşılığı olmadığını derin bir biçimde kavrayabilmektir. Yansıttığımız fanteziler ve gerçeklik karşılıklı olarak birbirini dışlar. Bunu tekrarlayacağım- Söz konusu olan zihin karışıklığı, bu yansıtmaların gerçek bir şeye karşılık geldiğini düşünmektir ve doğru anlayış böyle bir şey olmadığını anlamaktır. Basit bir biçimde anlatacak olursak, bir şeye karşılık olan bir şey ya vardır veya yoktur. Ya evet ya da hayır; her ikisinin birden aynı anda doğru olacağını düşünemeyiz.

Şimdi bizim için hangisi daha güçlüdür analiz edebiliriz: “evet” mi “hayır” mı? Mantık yoluyla analiz edersek, yanıt elbette “hayır” olur zira “Evet” mantığın sınavından geçemez. Gözlerimi kapadığımda herkes birdenbire var olmayı bırakır mı? Hayır, elbette bırakmaz. Hep benim istediğimin olması, dünyadaki en önemli kişi olmam doğru mudur? Hayır, bu gülünçtür. Araştırmamızı ne kadar derinleştirirsek, kafalarımızın içinde konuşan küçük “ben”i o kadar sorgulamaya başlarız. Beyni analiz etmeye başlarsak, beynimizin içinde konuşan ve kararlar veren bu ‘ben’ nerededir? Aslında ne olmaktadır? Analiz sonucunda “ben” olarak bulunabilecek hiçbir şey yoktur. Elbette ‘ben’ faaliyette bulunurum, bir şeyler yaparım, konuşurum. Bunu yadsımıyoruz. Yadsıdığımız husus, her şeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen bu katı “ben”dir zira böyle bir şeyin mantık yoluyla desteklenmesi mümkün değildir. Akıl ve sorgulama yoluyla böyle bir şeyin var olmadığını görebiliriz, yani bunun gerçek bir karşılığı olduğu yanılsamasına yol açan zihin karışıklığımızı destekleyen hiçbir şey yoktur.

Bu tarz imkânsız bir şekilde var olduğumuzu düşünmenin sonucunda ne olur? Kendimizi bedbaht, mutsuz kılarız! Peki diğer şekilde düşünmenin, bu tarz bir var oluş olmadığını düşünmenin sonucunda ne olur? Kendimizi tüm bu sorunlardan azat ederiz. “Böyle bir şey yok, bu zırvalık” diye düşündüğümüzde, aynı anda bunun gerçek bir şeye karşılık geldiğini düşünmemiz mümkün değildir. Doğru kavrayış bu yanlış anlayışın üstesinden gelerek onun yerini alabilir. Sürekli doğru kavrayışa yoğunlaşmayı başarabilirsek, o zaman bu zihin karışıklığı ya da yanlış anlama bir daha asla hasıl olmaz.

Buddha’nın doğru kavrayışın yanlış anlamanın yerini alarak acıdan ve tekrar doğuş döngüsünden özgürleşmeyi içeren öğretisi emsalsiz değildir. Diğer Hint sistemleri de bunu ileri sürmüştür. Emsalsiz olan gerçekliğe dair en süptil seviyedeki kafa karışıklığının dahi tamamen ortadan kaldırılabileceğine dair olan özgün kavrayıştır. Meditasyon yoluyla mükemmel odaklanmaya erişerek bu doğru kavrayışı zihne tamamen yerleştirip bütünleştirerek kafa karışıklığının hakiki durdurulmasına erişmek -Buddha tüm Hint geleneklerinde ortak olan yöntemleri kullanmıştır. Böylece acıların hakiki sebebini hakiki bir biçimde durdurmayı başarabilir ve dolayısıyla acıları da hakiki bir biçimde durdurabiliriz.

Zihinlerimizi doğru kavrayışa yoğunlaştırarak bu yıkıcı duyguları tam ortasından yarıp geçme becerisini verecek gücü bize sağlayan da motivasyondur. Sevgi, şefkat ve benzer şeyler de bu noktada işe dahil olur. Hepimiz birbirimize bağlı olduğumuz için, aynı bizim mutlu olmak istediğimiz gibi herkes mutlu olmak istediği için bu zihin karışıklığından kurtulmamız gerekir ki başkalarına tam olarak yardımcı olabilelim. 

Dört Yüce Hakikatin basitçe sunumu budur. Bunları daha derinden anlayabilmek için Budist zihin ve karma kavramları hakkında biraz daha fazla bilgi edinmemiz gerekir.

Özet

Budizm’in diğer din ve felsefe sistemleriyle pek çok ortak noktası bulunsa da Buddha’nın ilk öğretisi olan Dört Yüce Hakikat nasıl var olduğumuz, deneyimlediğimiz acı ve sorunlarımızın nasıl üstesinden gelebileceğimiz ile ilgili tamamen özgün bir sunumdur.

Buddha sıklıkla bir doktora benzetilmiştir. Doktor bizim hasta olduğumuzu doğrular, tıpkı Buddha’nın nerede olursa olsun tüm canlıların deneyimlediği bir çok acıya işaret etmesi gibi. Bir doktor hastalığın gerçek nedenini araştıracaktır, tıpkı Buddha’nın gerçek nedenin var oluşumuzla ilgili kafa karışıklığı olduğunu göstermesi gibi. Doktor daha sonra bizim iyileşip iyileşemeyeceğimizi söyler ve eğer mümkünse bize gereken ilacı verir. Aynı şekilde, Buddha hakiki durdurmayı ve ona nasıl ulaşabileceğimizi öğretmiştir. Neticede kendi acımızın üstesinden gelmek istiyorsak ilacı alıp almamak veya yolda ilerleyip ilerlememek her birimize kalmıştır.