Buddha'nın Temel Mesajı

Dört Yüce Hakikat: Genel Bir Bakış

Bu akşam benden konferans dizimize başlarken Dört Yüce Hakikat hakkında konuşmam istendi. Bu iyi bir başlangıç noktasıdır zira Buddha da öğretilerine bu konuyla başlamıştır. Pek çok öğreti sistemi veya ruhani öğreti sistemi bulunur; bunlara ister din ister felsefe diyelim, pek çok sistem vardır; Buddha da elbette kendi zamanındaki pek çok sistemin bilincindeydi. Günümüzde daha da fazla sisteme sahibiz. O halde, Budizm’e yaklaşırken, Budist yaklaşımının ayırt edici yönünü saptamaya çalışmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz, Budizm’de başka sistemlerle ortak olan pek çok öğreti bulunur: örneğin iyi olmak, nazik olmak, sevecen bir kimse olmak, kimseye zarar vermemek. Bunları hemen her dinde, her felsefede buluruz, öyle değil mi? Elbette Budizm de bize bunları öğretir. Fakat Budizm iyilik, sevgi ve şefkat geliştirmeye yönelik yöntemler bakımından son derece zengin olsa da bunları öğrenmek için illa ki Budizm’e dönmemiz gerekmez ve Budist öğretilerdeki diğer hususları kabul edip etmediğimizden bağımsız olarak tüm bu yöntemlerden faydalanabiliriz.

Fakat “Budizm’e özgü olan nedir?” diye soracak olursak, o zaman Dört Yüce Hakikate bakmamız gerekir. Dört Yüce Hakikat tartışması dahilinde bile, diğer sistemlerle ortak olan pek çok husus buluruz.

“Yüce Hakikat” ifadesini düşündüğümüzde, bunun oldukça tuhaf bir tercüme eseri olduğunu söylemeliyim çünkü bu sözle anlatılmak istenen aslında gerçekliği kavramsal olmayan bir şekilde görmüş olanların hakiki kabul ettiği dört gerçek bulunduğudur. Bu söz o halde bunlar hakiki gerçekler olduğu halde, çoğu kişinin bunları pek anlamadığı anlamına gelir. Hatta çoğu kişi bunların farkında bile değildir. O halde “Yüce” kelimesi çok iyi bir tercüme sayılmaz çünkü akla bir tür ortaçağ aristokrasisi getirir, oysa ki yüksek seviyede idrake ulaşmış olanları ifade etmektedir.

İlk hakiki gerçeğe genellikle “acı çekmek” denir. Buddha yaşamlarımızın acıyla dolduğunu ve sıradan mutluluk dediğimiz şeyin bile beraberinde pek çok sorun taşıdığını söylemiştir. Kelimeye bakacak olursak – biliyorsunuz ben tercüman olduğum için kelimelere bakmayı severim – “acı çekmek” olarak tercüme edilen kelimeye bakacak olursak, Sanskritçede bunun karşılığı “duhkha”dır. Kha bir alandır, duh da önektir. Sukha mutluluk, duhkha mutsuzluktur; önek olarak duh da tatmin edici olmayan, hoş olmayan, hoşa gitmeyen demektir. Yargı içeren bir kelime olan “kötü” kelimesini kullanmak istemiyorum ama o minvaldedir. O halde, bu alanla ilgili bir sorun olduğu anlamına gelir. Burada alandan kastımız bütün zihinsel alanımız, yaşamlarımızın alanıdır. Bu, hoş olmayan bir durum demektir.

Peki bunun hoş olmayan tarafı nedir? Öncelikle, büyük bir acı çekeriz: acı, mutsuzluk, üzüntü. Bunu hepimiz anlayabiliriz ve herkes bundan kaçınmak ister, hayvanlar bile. O halde Budizm’in acının ve mutsuzluğun tatmin edici olmayan bir durum olduğunu ve en iyisinin bundan kurtulmak olduğunu söylemesinde çok da Budizm’e özel bir şey söz konusu değildir. İkinci türdeki acı ise değişimin acısıdır ve günlük sıradan mutluluğumuza ilişkindir. Peki buradaki sorun nedir? Sorun şudur ki bu türde mutluluk kalıcı değildir, sürekli değişir. Sıradan mutluluk dediğimiz şey hakiki mutluluk olsaydı, o zaman bu mutluluğun ne kadar çoğuna sahip olursak, o kadar mutlu olurduk. Örneğin çikolata yiyince mutlu oluyorsak, saatler boyunca ne kadar çok çikolata yersek, o kadar mutlu olmamız gerekirdi ama tabii ki durum böyle değildir. Sevdiğimiz bir kimsenin elimizi okşaması örneğinde olduğu gibi, bunu saatlerce yaparsa, çok geçmeden elimiz acımaya başlar. O halde değişen bir durum söz konusudur. Ayrıca elbette, sıradan mutluluğumuza ilişkin olarak, asla yeterincesine sahip olamayız, bu bize asla yetmez; asla tatmin olmayız. Hep daha fazla çikolata isteriz; belki hemen derhal değil ama bir süre sonra yine yemek isteriz.

Bilirsiniz, “En sevdiğiniz yemekten keyif almak için ondan ne kadar yemek gerekir?” diye düşünmek son derece ilginçtir. Tek bir ısırığın, bir nebze tadını almanın yetmesi gerekir, değil mi? Fakat biz hep daha fazlasını isteriz. O halde bu türdeki sorunlarımızı, sıradan dünyevi mutluluğumuzu yenmemiz gerekir; bu da yine yalnızca Budist amaca özgü bir durum değildir. Sahip olduğumuz bu sıradan günlük mutluluğun üstesinden gelmek ve aşkın ve sonsuz bir mutluluğa kavuşmak da yine bir tek Budizm’e özgü bir amaç değildir. Öğretilerinde “Dünyevi hazları aşın; ebedî mutluluğun olduğu cennete gidin” diyen pek çok din vardır. O halde bu pek Budizm’e özel bir durum değildir, öyle değil mi?

Bir de üçüncü türde acı çekmek vardır ve işte bu özel olarak Budist bir mefhumdur; buna “her şeye yayılmış acı” veya “her şeye yayılmış sorun” denir. Bu sorun, yaşadığımız her şeye yayılır; bu da günlük yaşantımızın iniş çıkışlarının temeli olan, kontrolsüz olarak tekrarlanan yeniden doğuşlara ilişkindir. Diğer bir deyişle, sahip olduğumuz türdeki yaşamla, sahip olduğumuz türdeki zihinle ve bedenle, vs. tekrar tekrar yeniden doğmak ilk iki türdeki sorunun da temelidir. Bunlar elbette yarın tartışacağımız yeniden doğuş konusuna ilişkin tartışmalar; o yüzden burada çok fazla ayrıntıya girmeyeceğim.

Yeniden doğuşla ilgili öğretiler başka pek çok Hint sisteminde de vardır; o halde bu da Buddha’nın öğretilerine özgü ve yeni bir durum değildir. Fakat Buddha yeniden doğuşu ve bunun mekanizmasını kendi zamanındaki dinlerin ve felsefelerin açıkladığından çok daha derin ve farklı bir biçimde anlamış ve anlatmıştır. Yeniden doğuş mekanizmasının nasıl işlediğine, zihinlerimizin ve bedenlerimizin acılara, mutsuzluğa ve sıradan mutluluğumuza ilişkin bu iniş çıkışları nasıl yaşadığına dair son derece eksiksiz bir açıklama sunmuştur.

Bu da bizi ikinci hakikate, ikinci Yüce Hakikate getirir: dediğim gibi, yeniden doğuş mekanizmasının nasıl çalıştığına dair ayrıntıya girmeyeceğim ama bunun sebebi nedir? Bunun hakiki sebebine baktığımızda, Buddha’nın neden bahsettiğini anlamaya başlayabiliriz. O halde bugün illa ki yeniden doğuşu tartışmak yerine, Buddha’nın anlattıklarını basit ve mantıklı bir biçimde anlamaya çalışalım. Acı çekmekten ve sıradan mutluluktan bahsettik – bunlar bir sebepten ileri gelir ve Buddha da “hakiki sebepler”den bahsediyordu. Bunların bizim için bir ödül ve ceza veya bu türden bir şey anlamına geldiğini zannedebiliriz ama Buddha hakiki sebeplerden, yıkıcı davranışlardan ve yapıcı davranışlardan bahsediyordu.

Yıkıcı davranıştan kastımız nedir? Bu yalnızca zarara yol açmak mıdır? Aslında zarar vermekten bahsettiğimizde, başkalarına zarar vermekten veya kendimize zarar vermekten bahsedebiliriz. Dolayısıyla, davranışımıza dayanarak esasında bunun bir başkasına zarar verip vermeyeceğini kesin olarak söylemek çok zordur. Bir kimseye muazzam miktarda para verdiğimizi düşünün; bu kişi bunun sonucunda bu parayı ondan çalmak isteyecek bir başkası tarafından öldürülebilir. Başkaları için yaptığımız şeylerin sonucunun gerçekte ne olacağını bilemeyiz. Yaptığımız şeyin onlara yardımcı olmasını isteriz; amacımız budur ama bunun garantisi yoktur. Fakat kesin olan bir şey varsa, o da bu türde davranışın kendimize zararlı olacağıdır. Buddha’nın yıkıcı davranıştan kastı buydu. Bu, kişinin kendi kendine zarar verdiği bir durumdur.

Bu, rahatsız edici duyguların etkisi altında hareket etmek veya konuşmak veya düşünmek anlamına gelir. Rahatsız edici duygular, adı üstünde, rahatsız ederler. Böylece iç huzurumuzu ve kendimize hakimiyetimizi kaybetmemize yol açarlar. Bu öfke, açgözlülük ve bağımlılık, kıskançlık, kibirlilik, naiflik, kararsızlık (ne yapacağınıza bir türlü karar veremezsiniz) gibi duygulara ilişkindir. Bu liste uzayıp gider ve düşüncelerimiz tamamıyla bunlara kapıldığında ve bunların etkisi altında konuştuğumuzda veya hareket ettiğimizde, bunlar bizim için mutsuzluluk kaynağı olacaktır. Belki hemen değil ama uzun vadede mutsuz oluruz çünkü bu şekilde devam etmeye yol açan bir eğilim geliştirmeye sebep olurlar. Öte yandan, bu rahatsız edici duyguların etkisi altında olmayan davranışlara yapıcı davranışlar deriz ve aslında bunların motivasyonu sevgi, şefkat veya sabır gibi daha olumlu duygular dahi olabilir.

Fakat, öncelikle, yapıcı bir biçimde davrandığımızda, bu mutluluk getirir. Değil mi? Zihnimiz daha huzurlu, daha sakindir. Kendimize biraz daha hakim olmayı başarırız ve dolayısıyla aptalca şeyler söylemez veya [aptal bir şekilde] davranmayız. Bu da derhal olmayabilir ama uzun vadede, bu türde yapıcı davranışların bize getirdiği türdeki mutluluğun temelinde nasıl var olduğumuz, başkalarının nasıl var olduğu ve genel olarak gerçekliğe ilişkin naiflik bulunur.

Sıradan mutluluğumuz ve mutsuzluğumuz bize bir yargıcın veya dışsal bir figürün verdiği bir ödül veya ceza değildir. Bunlar neredeyse bir fizik yasası gibi doğal olarak sebebini izleyen sonuçlardır. Peki bunun temeli nedir? Bunun temeli zihin karışıklığımızdır. Örneğin ben hakkında zihin karışıklığımız vardır; hep benim istediğim şeyin olmasını isteriz. Değil mi? “En önemli kişi benim; hep benim istediğim olmalı ve süpermarkette sıranın başına geçmeliyim; birinci ben olmalıyım” diye düşünürüz, vs. Sonra da önümüzdeki insanlara öfkelenir, onları ittiririz. Birinci olmak için açgözlü davranırız. Değil mi? Birilerinin çok ağırdan aldığını düşünerek sabırsızlanır ve bu kişi hakkında kafamızda gerçekten hiç hoş olmayan düşünceler besleriz, değil mi? Yapıcı bir şekilde davransak bile, bunun altında “ben”le ilgili pek çok zihin karışıklığı söz konusudur. Genellikle başkalarına yardımcı olduğumuzda, bunu bizi sevmeleri için yaparız. Bizi sevmelerini veya en azından bize teşekkür etmelerini isteriz ya da yardım ediyorsak, bunu bize ihtiyaç duyulduğunu hissetmek için yapıyor olabiliriz. Pek çok anne baba çocuklarına karşı böyledir. Bir kimseye bu şekilde yardımcı olmak bizi mutlu edebilse de, bunun altında rahatsız edici bir şeyler vardır. Dolayısıyla, yaşayabileceğimiz mutluluk – belki hemen değil ama uzun vadede – bu türden mutluluk asla uzun sürmez. Tatmin edici olmayan bir şeye dönüşür. Bu da yaşamımız boyunca ve Budist bakış açısından, gelecek yaşamımızda da bu şekilde sürüp gider.

Biraz daha derine indiğimizde ise her şeye dair zihin karışıklığımız vardır. Değil mi? Örneğin bir kimseye o kadar aşık oluruz ki iyi niteliklerini büsbütün abartırız. Yahut birini hiç sevmediğimiz için olumsuz niteliklerini büsbütün abartırız. O kimsenin hiçbir iyi tarafını görmeyiz. Ne kadar sorgularsak, tüm deneyimimizin altında yatan o kadar çok zihin karışıklığı keşfederiz. Şimdi daha da derine indiğimizde ise, bunun temelinde yatanın bir takım sınırlılıklar olduğunu görüyoruz. Bu türde bir zihne ve bu türde bir bedene sahip olmakla pek çok sınırlılığımız bulunur. Düşünecek olursanız, gözlerimizi kapadığımızda, dünyada sanki sadece ben vardır ve benden başka bir şey yoktur. Kafamızda da sürekli şu sesi duyarız ve sanki bu ses bir şeyin içindeki “ben”dir ama neyin içindeki? Kafamın içinde mi? Benim içimde mi? Bu çok tuhaftır. Bu sesi tanırız da çünkü sürekli şikayet edip durur: “Öne geçmeliyim; şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım.” Sürekli kaygılanır. Ayrıca bu “ben,” kafamızın içindeki bu ses adeta “ben özelim ve bir şekilde herkesten bağımsız olarak varım” der çünkü gözlerimi kapadığımda, işte, hiçbir şey yoktur. Yalnızca “ben” vardır.

O halde bu gerçekten de büyük bir zihin karışıklığıdır çünkü açıktır ki diğer herkesten bağımsız olarak var olmayız ve kimsenin gerçekte özel bir tarafı yoktur. Hepimiz insanız. Bilirsiniz, aklıma Antarktika’da hepsi de karın ortasında duran yüz binlerce penguenin görüntüsü geliyor. Peki içlerinden birini diğerinden daha özel kılan nedir? Hepsi aynıdır. Biz de öyleyiz. Muhtemelen penguenlere de bütün insanlar aynı görünür. Pekala, o zaman “Ne kadar da özelim ve herkesten nasıl da bağımsızım” diye düşünerek istediğimizin olması gerektiğini düşünür ve olmayınca da öfkeleniriz.

Ayrıca özünde zihnimizin donanımı olan bedenimizin, vs. bu türde zihin karışıklığına doğal bir eğilimi vardır. Bakıyorum ama – tamam, bunu söylemek biraz tuhaf, ama sanki içimde bir “ben” varmış gibi – burada bu kafanın önündeki deliklerden dışarı bakıyorum. Arkada ne olduğunu göremiyorum. Ancak şimdi olanı görebiliyorum. Daha önceden olmuş olanı göremiyorum. Daha sonra geleni de göremiyorum, çok sınırlıyım. Tamam mı? Yaşlanıyorum. O kadar iyi işitmemeye başlıyorum; bir şey söylüyorsunuz, doğru anlamıyorum. Başka bir şey söylediğinizi düşünüp bu yüzden öfkeleniyorum. Bu gülünçtür, değil mi?

İşte bu şekilde zihin karışıklığını sürekli kılacak bu türde bir bedenle, bu türde bir zihinle tekrar tekrar yeniden doğmamız her şeye yayılan sorunu teşkil eder. Bu zihin karışıklığı sebebiyle yıkıcı bir biçimde veya alışılageldik yapıcı tarzlarımızda hareket ederiz ve bu da mutsuzluğa, acılara ve değişimin sıradan mutluluğuna yol açar.

Esasında, daha derine bakacak olursak – ama bu karmaşık bir süreçtir, şimdi ayrıntısına girmeyeceğim – kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran yeniden doğuşa yol açan şey bu zihin karışıklığının kendisidir. Değil mi? Bunun sebebi hep daha fazlasını istememizdir. O halde hakiki sorunların ve hakiki acıların hakiki sebebi budur; zihin karışıklığı... Bunu yalnızca genel bir kelime olarak kullanıyorum. Daha spesifik olarak bunu ifade etmek için kullanılan kelime “farkındalık yoksunluğu”dur. Farkındalık yoksunluğu genellikle “cehalet” olarak tercüme edilir. “Cehalet” kelimesini sevmiyorum çünkü bir şekilde aptal olduğumuz anlamına gelir. Sorun aptal olmamız değildir. Gerçek yan anlamı bu değildir; “farkındalık yoksunluğu” ya kendimizin ya da diğer şeylerin nasıl var olduğunu bilmediğimiz anlamına gelir. Bu anlamda farkındalıktan yoksunuzdur. “Bilmiyorum işte” veya “yanlış bir şekilde, tersten biliyorum”; örneğin, dünyadaki tek kişi olduğumu, en önemli kişi olduğumu düşünürüm ve bu gerçekliğin tam zıttıdır. Gerçek olan, hepimizin burada birlikte olduğudur. Birbirimizle etkileşimde bulunuruz. Sorun aptal olmam değildir; bu beden ve bu zihinden dolayı böyle hissederim. Gözlerimi kapatırım ve kafamdaki bu sesi duyarım; o halde, nasıl diyelim, farkındalıktan yoksun olmamız, zihnimizin karışık olması normaldir.

Bunlara “Yüce Hakikatler” denmesi bundandır. Bilirsiniz, gerçekliği görenler bunu diğer herkesin gördüğünden farklı görürler çünkü hepimiz zihin karışıklığımızın ve bu yansıtmaların gerçekliği gösterdiğini sanırız. Bunları hakiki zannederiz. Bunu asla gerçek anlamda düşünmemişizdir ama bize öyle gelir. “Hey, biliyor musun, en önemli benim. Benim istediğim olmalı. Herkes beni sevmeli,” veya tam tersi, “Herkes benden nefret etmeli çünkü ben bir işe yaramam.” İşte bunlar aynı şeydir, biri yalnızca madalyonun diğer yüzünden ibarettir. Pekala, işte Hakiki Sebep budur.

Üçüncü Yüce Hakikate gelince... ben buna “hakiki durdurma” diyorum. Bu genellikle “hakiki kesilme” olarak tercüme edilir ama bu büyük bir kelimedir ve zorunlu değildir; kısaca durdurmak anlamına gelir. Bunun anlamı söz konusu zihin karışıklığından bir daha asla tekrarlanmayacağı şekilde kurtulmanın mümkün olduğudur. Zihin karışıklığından, hakiki sebepten kurtulduğumuzda ise, hakiki sorunlardan da kurtuluruz: bu iniş çıkışlardan ve onların temelini oluşturan kontrolsüz olarak tekrarlanan yeniden doğuşlardan kurtuluruz. Böylece, “özgürleşme” denen şeye erişiriz. O halde, Sanskritçe kelimelere aşinaysanız, kontrolsüz olarak tekrarlanan yeniden doğuşlara Sanskritçede samsara, özgürleşmeye de nirvana denir. Peki o zaman.

Buddha’nın zamanında başka Hint sistemleri de samsaradan kurtuluş hususundan bahsediyordu. Bu tema Hindistan’da son derece yaygındı. Fakat Buddha bu diğer sistemlerin hakiki sebebi tanımak konusunda yeterince derine inmediklerini görmüştü. Dolayısıyla, kontrolsüz olarak tekrarlanıp duran bu sorunlardan kısa süreli olarak kurtulsanız bile, örneğin zihninizin çağlar boyunca esasında bomboş olduğu bir nevi derin alemde doğsanız bile, bu durum illa ki sona erer. O halde bu diğer sistemlerde tam olarak kurtuluşa erişmezsiniz.

Hakiki durdurma dedik. Bunu anlamak ve bu zihin karışıklığından bir daha asla tekrarlanmayacağı şekilde kurtulmanın esasında mümkün olduğundan emin olmak çok önemlidir. Aksi takdirde, bundan niye kurtulmaya çalışasınız? Aksi takdirde, en iyisi çenenizi kapatmak ve bu zor durumu kabul ederek ondan en iyi şekilde faydalanmaya çalışmaktır; ki pek çok terapinin de nihai amacı budur: “Bununla yaşamayı öğren, yoksa şu hapı yut.”

O halde... gerçekten de anlamak için Dördüncü Yüce Hakikate bakmamız gerekir. Dördüncü Yüce Hakikat de Üçüncüyü anlamamıza yardımcı olur. Dördüncü Yüce Hakikat genellikle “hakiki yol” şeklinde tercüme edilir ama yol derken... üzerinde yürünen bir şeyden bahsetmiyoruz. Bunun anlamı bu değildir. Kastedilen şey, geliştirdiğimiz takdirde özgürleşmeye götüren bir yol haline gelen bir zihin durumudur. Ben buna bu yüzden “zihin yolu” diyorum ama bunu başka pek çok dile tercüme etmek oldukça güçtür. Önemli olan, bunun yol anlamına gelmediğidir; bir zihin durumunu ifade eder. Peki o zaman.

Kesinlikle hiçbir anlamı olmayan yansıtmalarda bulunuruz. Yansıtmanın pek çok düzeyi bulunur. Her türlü anlamsız şeyi yansıtırız; bunun bir uç noktası paranoyakça yansıtmalardır: “herkes bana karşı.” Yahut şizofreni. Yansıtmalar o kadar aşırı noktada olmayabilir: “Bu gördüğüm en harikulade çikolatalı pasta. Onu yersem gerçekten mutlu olacağım. Bunu gerçekten istiyorum.” Değil mi? Buraya gelirken uçakta benzer bir şey yaşadım. Yolda Viyana’da konakladım; Viyana, elmalı strudel’in memleketidir; dünyadaki en iyi elmalı strudel Viyana’da olsa gerek diye düşündüm. Bir dilim ısmarladım. Dünyanın en nefis strudeli denemezdi. O halde yansıtmalar tamamen anlamsızdır; gerçeği yansıtmaz. Elmalı strudel diye bir şey var, değil mi? Strudel benim zihnimin bir yansıtması değildi ama benim zihnim onun var olma tarzını harikulade bir şey olarak ve onu yediğimde beni son derece mutlu edecek bir şey olarak yansıtmıştı.

O halde, aynı şekilde ben de varım, siz de varsınız. Budizm bizim var olmadığımızı söylemez. Fakat yansıttığımız şey hiçbir şekilde gerçekliği yansıtmayan bir var oluş tarzıdır. Anlaşıldı mı? Şeylerin tek başlarına her şeyden bağımsız olarak var oldukları fikri – bu imkansız bir var olma tarzıdır. Değil mi? Her şey sebeplerden ve koşullardan kaynaklanır. Her şey sürekli değişir ama biz bunu görmeyiz; yalnızca gözlerimizin önündekini görürüz. Örneğin “Arkadaşımın gelmesi gerekiyordu ama gelmedi” deriz. Peki bu bana nasıl görünür? “Sen korkunç birisin, beni sürekli hayal kırıklığına uğratıyorsun; beni artık sevmiyorsun” diye düşünürüz. Öfkeleniriz. Onun yaşamının trafikte kalmış olma olasılığından, ofiste fazla mesaiye kalmış olma olasılığından veya kim bilir daha nelerden bağımsız olarak var olduğunu düşünürüz. Fakat bu bir takım sebeplerden ve koşullardan kaynaklanmıştır ve dolayısıyla, onun yalnızca kendi başına, her şeyden bağımsız olarak korkunç biri olması imkansızdır. Fakat zihnimiz bunu bize böyle yansıtır. Bu yansıtmaya tutunur ve onu bırakmayız. Bu da öfkeye, rahatsız edici duygulara ve sonra da o kimseyi bir sonraki görüşümüzde, yıkıcı davranışlara yol açar. Ona bağırıp çağırır, durumu açıklama fırsatı bile vermeyiz. Bağırıp dururuz ve bütün bu öfke içerisinde son derece mutsuz ve bedbaht oluruz, değil mi?

Bu, bütün örnekler için geçerlidir. Ben varım ama bir şekilde var olma şeklimin diğer herkesten bağımsız olduğunu ve özel olduğumu, vs. düşünürüm: bu bütünüyle yansıtma ürünüdür. Zırvalıktır. Hiçbir gerçekliği yoktur. Bunun gönderdiği gerçek bir şeyin bulunmayışına, bu yokluğa Budizm’de boşluk deriz. Buna karşılık gelen Sanskritçe kelime sıfır kelimesiyle aynıdır. Bu, bir kutu olduğu ve bunun boş olduğu anlamına gelmez; bu aptalca olurdu. Bu “hiçbir şey” demektir: hiçbir gerçekliğe karşılık gelmez. Karşılık geldiği hiçbir gerçeklik yoktur ya da sıfir gerçeklik vardır. Bu kişinin, eşim olan bu kimsenin beyaz atlı prens veya prenses olduğunu, kesinlikle mükemmel olduğunu, peri masalından fırlamışçasına mükemmel olduğunu düşünebiliriz. Bu imkansızdır. Bu şekilde var olan kimse yoktur ama biz hep onu ararız. Değil mi? Hep prensimizi veya prensesimizi arar, bunu bir kimseye yansıtır, o kişi bu beklentimizi karşılayamadığında da hayal kırıklığına uğrayıp bir başkasını aramaya koyuluruz, değil mi? O halde bu var olmanın imkansız bir yoludur. Neye karşılık gelir? Sıfıra, hiçbir şeye; bu boşluktur, yokluktur.

O zaman hakiki zihin yolu, hakiki anlayış, bunun anlamsız olduğunu anlamaktır. Bunun karşılık geldiği hiçbir gerçeklik yoktur. Hakiki sebebe baktığınızda, acıların hakiki sebebi bunun gerçek bir şeye karşılık geldiğine inanmaktır. Hakiki yol ise bunun gerçekliği olmadığını bilmektir. Bunlar karşılıklı olarak birbirini dışlar. Bunu tekrar söyleyeceğim. Söz konusu olan zihin karışıklığı, bunun gerçek bir şeye karşılık geldiğini düşünmektir. Doğru anlayışta böyle bir şey olmadığını bilirsiniz. Kesinlikle bunun karşılık geldiği hiçbir şey yoktur. O halde, basit bir biçimde anlatacak olursak, böyle bir şey vardır veya yoktur; hatta daha da kuvvetli bir ifadeyle, böyle bir şey vardır ve böyle bir şey yoktur. Bunlar birbirini karşılıklı olarak dışlar. Ya evet ya da hayır; her ikisi birden aynı anda olamaz.

Pekala, şimdi görüyorsunuz, analiz ediyorsunuz. Hangisi daha güçlüdür, “evet” mi “hayır” mı? Mantık yoluyla analiz edersem, yanıt elbette “hayır” olur. “Evet” mantığın sınavından geçemez. Gözlerimi kapadığımda herkes birdenbire var olmayı bırakır mı? Hayır, elbette bırakmaz. Hep benim istediğimin olması, dünyadaki en önemli kişi olmam doğru mudur? Hayır, bu gülünçtür. O halde sorgulamamızı derinleştirirsek, bilimsel olarak da, kafamın içinde konuşan küçük bir “ben” mi vardır? Peki bu nerededir? Beyni analiz etmeye başlarsak, karar alma süreci nerede gerçekleştir? Bu aşamada ne olup biter? Beyinde “ben” olarak bulunabilecek katı ve somut hiçbir şey yoktur. Elbette işlev görürüm, bir şeyler yaparım, konuşurum. Bunlar yadsınamaz ama burada yadsıdığımız husus, bir çizgi filmden fırlamışçasına bütünüyle fantezi ürünü olan bir şeydir: kafamda oturan küçük bir şey, bir “ben” “ben” “ben” olduğu ve bunun “her şey istediğim gibi olmalı” takıntısıdır. O halde, böyle bir şey olmadığı gerçeği mantıkla, akılla, sorgulama yoluyla desteklenirken, bu zihin karışıklığının gerçek bir karşılığı olduğu yanılsamasını destekleyen hiçbir şey yoktur.

Dahası, bu imkansız yoldan var olduğumu düşünmenin sonucunda ne olur? Kendimi bedbaht, mutsuz kılarım. Peki diğer şekilde düşünmenin, böyle bir şey olmadığını düşünmenin sonucunda ne olur? Kendimi tüm bu sorunlardan azat ederim. Üstüne üstlük, “Böyle bir şey yok, bu zırvalık” düşüncesine yoğunlaştığımda, aynı anda bunun gerçek bir şeye karşılık geldiğini düşünemem. Böylece bu yanlış anlayışın yerini doğru anlayış alabilir. O halde, sürekli doğru anlayışa yoğunlaşmayı başarabilirsek, o zaman bu zihin karışıklığı ya da yanlış anlayış bir daha asla hasıl olmaz.

O halde Buddha yalnızca Budizm’e münhasır olmayan öğretilerden de faydalanmıştır. Kendimizde bu doğru anlayışı geliştirmek amacıyla kusursuz konsantrasyonun nasıl yakalanacağına dair yöntemleri, “meditasyon” dediğimiz yolları başka Hint sistemlerinde de bulursunuz. Böylece acıların hakiki sebebini hakiki bir biçimde durdurmayı başarabilir ve dolayısıyla acıları da hakiki bir biçimde durdurabiliriz.

Zihinlerimize tüm bunlara yoğunlaşma ve bu yıkıcı alışkanlıkları tam ortasından yarıp geçme becerisini verecek gücü bize sağlayan da motivasyondur. Motivasyon bize gereken bütün bu zor işi yapacak zihin gücünü verir. İşte sevgi, şefkat ve benzer şeyler de bu noktada işe dahil olur. Hepimiz birbirimize bağlı olduğumuz için, elbette, bildiğiniz gibi, aynı benim mutlu olmak istediğim gibi, herkes mutlu olmak ister. Hepimiz eşitiz, hepimiz birbirimize bağlıyız. Başkalarına gerçekten yardımcı olmak istiyorsak da, o zaman bu zihin karışıklığından kurtulmamız gerekir. İşte böylece Dört Yüce Hakikatin basit bir sunumunu yapmış olduk.